TUTSAK ORMANINDAKİ KABİR


Saat, gece yarısına geliyordu. Küçük bir oğlan çocuğu, ıssız, karanlık ve tehlikeli bir ormanda tek başına yol alıyordu. Aradığı bir şey vardı: Bir mezar. Efsaneye göre; kral Gaminal ölmeden önce, mezarını bulup onu bir hortlak olarak dışarı çıkartana bir dilek hakkı vereceğini söylemişti. Ve söylentilere göre Gaminal, tutsak ormanına gömülmüştü.

Küçük oğlan, o bir dilek hakkına hayatında hiç olmadığı kadar ihtiyacı vardı. Ve işte buradaydı, tutsak ormanında. Acaba neden adı tutsak ormanıydı. Kasabadaki kimse bu ormana girmeye cesaret edemiyordu. Nedeni de aşikardı, ormana giren kimse bir daha asla geri dönmemişti.

Ama o dönmek zorundaydı. Hedefine ulaşıp geri dönmek zorundaydı. Hedefine ulaşıp, istediğini aldıktan sonra geri dönmek zorundaydı. Neden mi? İşte onu o da bilmiyordu. Evet evet, bilmiyordu. Sadece bir dilek hakkına ihtiyacı olduğunu biliyordu. Peki o dilek neydi? Bak işte onu hiç düşünmemişti.

O zaman neden oraya gidiyordu ki? Evet o dileğe ihtiyacı vardı, ama neden? Geride bıraktığı bir tek şey vardı: Köpeği. Onu orada bırakmıştı çünkü tutsak ormanı çok tehlikeliydi. Ona bir şey olmasını asla kaldıramazdı. O sahip olduğu tek şeydi…

Ormanda epey bir yol katetmişti. Nereye gittiğini o da bilmiyordu. Zaten bilsede pek bir işe yaramazdı. Çok karanlıktı. Bir şey göremiyor olabilirdi belki ama duyabiliyordu. Baykuş sesleri, rüzgârın uğultusu, yaprak hışırdaması, vee… yılan tıslaması? Evet olabilir. Oğlanı sokması tam yeri olurdu herhalde!

Korkuyor muydu? Belki. Ama hissetmiyordu. Hissetmekte istediği söylenemezdi doğrusu. Pekâlâ nereye gidiyordu? Evet, gitmek istediği yeri biliyordu. Peki gittiği yeri biliyor muydu? Rüzgâr daha fazla uğuldamaya, yapraklar daha fazla hışırdamaya başladı. Baykuş sesi, yerini kurt ulumasına bıraktı.

Rüzgâr yanaklarını okşarken, onun da uykusu gelmişti. Saatlerdir yoldaydı. Ayakları şişmişti ve ağrıyordu. Ama ulaşmaya kararlıydı. Ulaşacaktı, ulaşacaktı ve… aklına aniden bir fikir geldi. Hayvanlara sorabilirdi. Belki onlar mezarın nerede olduğunu biliyorlardı. “şeyy, eee, şey acaba kral Gaminal’ın mezarının nerede olduğunu bilen var mı?”

Etrafına bakındı. Hiçbir ses gelmedi. Rüzgâr uğuldamayı bırakmıştı. Orman sakinlerinden hiç ses çıkmıyordu. Sorusunu tekrarladı. Bekledi, bekledi ve bekledi. Tam yoluna devam etmek üzereyken, dallardaki bir gölge kıpırdadı ve kulağı tırmalayan sesiyle konuşmaya başladı. “Kral Gaminal” iç çekti, “hain kral, nankör kral.” Biraz durduktan sonra tekrar iç çekti. “demek onu arıyorsun ha? Eh, eğer gerçekten o bir dilek hakkına ihtiyacın varsa...?" 

baykuş gölgelerden çıkıp, iri gözlerini çocuğa dikti. Çocuk ona soru sorulduğunu anlayıp, "aa, şey, evet çok ihtiyacım var." Dedi.

Kuş, kahve rengi tüylerini silkeleyip "o halde dümdüz ilerle" dedi, "mutlaka karşına çıkar."

Çocuk önündeki zifiri karanlık yola baktı ve yürümeye başladı. O, baykuşu geride bırakırken, kuşta kendi kendine söyleniyordu.

Çocuk artık epey bir yol katetmişti. Her ne kadar hava soğumaya başlasa da, ulaşmaya kararlıydı. Ama hala içini kemiren bir soru vardı: ne dileyecekti? Belki köpeği ile kendine bir ev vermesini isteyebilirdi. Yemek yada kıyafette isteyebilirdi. Hayır, hayır bunların hepsi çok sıradandı. Şekerden bir ev. Evet, kesinlikle şekerden bir ev isteyecekti.

Kasabadaki çocuklar her şeker yediklerinde çok mutlu olurlardı. Ve ona hep şekerin harika bir tadı olduğunu söylerlerdi. O da onlara bir tane verip veremeyeceklerini sorar, ama her seferinde, onunla dalga geçip bir tane bile şeker vermeden giderlerdi.

"Ah!" Bir şeye çarpıp nemli çimenlerin üstüne düştü. İnleyere doğrulurken çarptığı şeyi karanlıkta şeçmeye çalıştı. Büyük bir taşa benziyordu. Acıyan ayağının üstüne basmamaya çalışarak iyice doğruldu. Çarptığı şeyi eliyle incelemeye koyuldu.

Pürüzsüz zemin, pürüzsüz zemin, toprak... Toprak mı? Taşın üzerinde bir miktar toprak vardı. Ve bu tam da... Bir mezara benziyordu.

Korkuyla geriye sendeledi. Karanlıkta az da olsa kabiri seçebiliyordu. 

Ormanda tek bir ses bile kalmamıştı. Sanki biri tüm sesleri bir kutuya hapsetmişti. 

Mezara doğru bir adım attı. Kralın kabiri olmalıydı. Kralların mezarları süslü olur diye düşünmüştü hep. Ama bu hiç de şaşalı değildi. 

Şimdi kralı bir hortlak olarak dışarı çıkarmalıydı. Ama nasıl yapacaktı. Sihirli sözler mi vardı? Yoksa dokunmalı mıydı? Belkide sadece düşünmesi gerekti. 

İlk önce sihirli sözleri denedi: "Açıl susam açıl, hortlağa çevir!" Bekledi, bekledi, bir şey olmadı. Dokunmayı denedi: çok güven verici gelmiyordu ama buna mecburdu, derin bir nefes aldı ve gözlerini kapatıp avcunun içini kabirin üzerindeki nemli toprağa koydu. Bekledi, bekledi, hiç bir şey olmadı.

Bu sefer elini koyup, sihirli sözleri söyledi. Yine bir şey olmadı. O halde düşünmeliydi. O dilek hakkına ne kadar ihtiyacı olduğunu düşünmeliydi.

Elini çekti. Gözlerini kapatıp, kralın bir hortlak olarak dışarı çıktığını ve istediği şeyi gerçekleştirdiğini düşündü. 

Bir şey hissediyordu. Topraktan çıkan dumanı andıran bir şeyi, göz kapaklarının ardından seçebiliyordu. Gözlerini yavaş yavaş açtı. 

Masal kitaplarının resimlerimlerindeki krallar gibi giyinmiş, şeffaf, yaşlı bir adam, kurnazca çocuğa bakıp sırıtıyordu. Halinden çok memnun gibiydi. 

Olmuştu işte. Kral hortlak olarak dışarı çıkmıştı. 

Peki ya şimdi ne yapmalıydı? Kral, hortlak bedenini inceleyip sırıtıyordu. Herhalde çocuk da ne isteyeceğini düşünmeliydi. Dakikalar ardından, kendisi ve köpeği için bir ev istemeye karar kıldı. Kral ise kendini incelemeyi bitirmiş, çocuğu incelemeye koyulmuştu. 

Boğazını temizleyip, "sayın kral, ölmeden önce sizi hortlak olarak dışarı çıkartana bir dilek hakkı vereceğinizi söylemiştiniz..." Daha cümlesini bitiremeden kral tiz bir kahkaha koyuverdi.

Çocuk ne olduğunu anlayamadı. Sadece, onun bahşettiği ödülden bahsediyordu.

Hortlak süzülerek çocuğun göz hizasına geldi. Sırıtarak, "ah be çocuğum, bunca yolu dileğini gerçekleştirmem için mi geldin?" Sesi kulak tırmalayıcıydı. Tekrar tiz bir kahkaha koyuverdi. Onun etrafında süzülmeye başladı, "senin geldiğin kesim kraliyette yaşananlardan oldukça habersiz." 

Durdu ve çocuğun siyah gözlerinin içine bakıp, sahte bir acıma takınarak, "seni ufak beyinli minik çocuk, sence iyi ve sözünde duran bir kral olsaydım," ellerini iki yana açıp ıssız ormanı göstererek, "buraya mı defnedilirdim?" Dedi.

 Peki bu küçük çocuk bunları nasıl düşünebilirdi?

"O halde," ellerini çırptı, etrafına bakıp, "Artık bir hortlak olduğuma göre, geride bıraktığım insanlardan intikamımı alabilirim. Sonuçta kral Gaminal'a o şekilde davranılmaması gerektiğini hatırlatacağım kocca bir kraliyet var, öyle değil mi?" Çocuğa bakıp sahte bir şekilde gülümsedi.  

Ardından arkasına bakmadan karanlık ormanın içine doğru süzülmeye başladı. 

Gitmemeliydi. Gidemezdi. Daha onun dileğini gerçekleştirmemişti. "Bekle" dedi, sesi sandığından daha kısık çıkmıştı. "Daha dileğimi gerçekleştirmedin." 

Kral durdu. Arkasına döndü ve, "pekala, bana bu iyiliği yapan küçük çocuğun, küçük dileğini gerçekleştirebilirim sanırım." Derin bir iç çekti, "ne istiyorsun?" 

Tam o anda, kral karşısında bir hortlak olarak, dileğini gerçekleştirmeye hazır bir şekilde dururken, aklına hiç bir ev, kıyafet, yiyecek yada şekerden ev gelmedi. Aklına, daha önce hiç gelmemiş bir şey geldi. 

"Aile" dedi kısık sesle. Kral hı diye bir ses çıkardı. "Bir aile istiyorum." Kralın şeffaf gözlerine baktı. 

Daha önce hiç böyle bir şey düşünmemişti. Aslına bakarsanız 'aile' kelimesinin ne olduğunu bile bilmiyordu.

"Hmm" dedi kral. Şeffaf elini, şeffaf sakallarına sokup çıkardı. "Imm, kararımı verdim. Duymaya hazır mısın?" Çocuk hevesle başını salladı.

"Hayır!" dedi gülümseyerek. Ardından tekrar tiz bir kahkaha koyuverdi. Çocuğun anlamadığını fark edince. 

"Hayır diyorum, hayır." Dedi gitmeye hazırlanırken. "Yani dileğini gerçekleştirmeyeceğim. Adı üstünde, 'hain kral' "

Karanlığa doğru süzülürken, tiz kahkahası tüm ormanda yankılandı.

Issız, soğuk ve tehlikeli ormanda, bir başına kalmıştı küçücük çocuk. Geri mi gitmeliydi köpeğinin yanına? Yoksa burada sonunu mu beklemeliydi? Kral acıyıp da gelecek gibi görünmüyordu. 

Nemli ve soğuk çimenlere oturdu. Dizlerini karnına çekip, kollarını bacaklarına doladı. Bir başına kalmıştı. Keşke köpeğim yanımda olsaydı diye düşündü. 

Bir havlama sesi geldi ve çikolata renginde, tüyleri kirden keçeye dönmüş bir köpek koşarak çocuğun kucağına atladı. Çocuk köpeğe sarılıp gözlerini kapattı. Artık bu ormanın, adının neden tutsak ormanı olduğunu biliyordu.

En azından köpeği yanındaydı...


ARHEZ AMTAF 

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yanıma Gel Çekirge

Diğer Herkesin Yaptığı Gibi

Komşunun Hikayesini Komşularına Anlatan Komşular